Bir nefes iki nefes

Bir şeyler yazayım da konusu ne olsun diye düşünürken damdan düşer gibi karşıma çıkan onun laflarına laflar hazırlarken buldum kendimi.
İnsanlar gerizekalı olabilirler. Zeki nüfus kadar onların varlığı da olağan karşılanmalı.
Ancak bir gerizekalı aklı başında gibi davranmak niyetindeyse karşısındaki insana dünyanın tüm sabrını dilenebilirim. Bana da biri bu sabrı bulup getirirse sevinirim, havalara uçarım.
Daha ne kadar gözlerime boş boş bakıp, bana, “biliyorum” havaları taslayacak gerçekten kestiremiyorum.

Anladım ki, daha öncelerde hiç hoşlanmadığım biriyle vakit geçirmek zorunda kalmamışım. Öyle sanmışım ancak yanılmışım.
Kustum resmen. Domateslerden Türkiye haritası çıkabilir. En iyisi ben derin derin nefes alıp ağaçlara ve gökyüzüne bakayım.

Tırstım.

Açık kalp ameliyatı

...
Herkes birbirine fazla narkoz versin lütfen
Rica ederim zorluk çıkarmayın baltaya
Korkuluklara saygılı olun mesela,

Tırmanmayın direklere

Neye yarar bu;

Neye yarar ısıtmak dün ölen bir kadavrayı
Mor bir aşk uğruna

Açık bırakıp bu kalbi ameliyat masasında
Resim yapmalı, deli gibi resim yapmalı
Kayıp bir turuncu kokusu var havada


-
Altay Öktem


Nedense, zamanında kitaplarını delice arayıp bulamadım. Geçenlerde ideefixe'ten yaptığım hayvansı siparişimde yine gözden kaçırdığımı büyük üzüntü dalgası eşliğinde farkettim. Enkoyu 'daki yazılarıyla yetinmek zorunda olduğum biri, şimdilik. Dersiniz ki, niye karakalem alıp okumuyorsun? Bilmiyorum, alışamadım derim ben de.

Spamistan

Aaa çok ilginç. "Turkcall." diye bir yerden sms geldi, tebrik ediyorlar beni 800 TL indirimli check up + (aynen böyle, artı) danışmanlık hizmeti kazanmışım. Ama nereden olduğu belli değil bu hizmetlerin. Ayrıca bilgilerimi güncellemek için bilmemkaç no'lu telefonu aramalıymışım. Hey, nereden buldunuz telefon numaramı! Bulgaristan'dan gelen cevapsız çağrılar yetmiyor bir de siz sms atın canım. Hakkatten atın.

Bir de geçenlerde arkadaşımla konuşuyoruz. "Yaa" dedi, "Nedir bu çektiğim msn'den?". Her gün crazy'den badboy'a kadar uzanan bir yelpazede değişik kişilerin msnini süslemeye başlamış, gına gelmiş haliyle. Yaş aralıkları mütemadiyen 13/17 arası değişen bu çılgın kötü çocuklar nereden bulmuş olmalılar ki bu tap sikrıt adresi?

Birileri var, birileri var, spamlar için çalışan birileri var.

---
Bu aralar en çok,

Dinliyorum: Jeff Buckley / So Real
Okuyorum: Sylvia Plath / Üç Kadın (İkinci ses kalp ben falan.)
İzliyorum: Fringe
İçiyorum: Kahve

Hayvanlar alemi

İstanbul çok vahşi bir yer.
Her geçen gün trafik kazasına kurban gitmiş hayvanların cesetleri, asfaltların ayrılmaz bir parçası oluyor.
Güvercinin güvercin olduğunu idrak edebilmem bir kırmızı ışık yılı sürdü mesela.
Cesetlere saygı yok, ki zaten o zavallılara yaşarken de bir 'canlı' gibi davranılmıyor. Sanki hepsi birer eşya. Bugün oturduğumuz kafenin kedisi pek bir güzel güneşleniyordu, ben de izlemeye doyamıyordum ki illa o noktadan geçmek isteyen bir yaratık ayağıyla hayvancağızı diğer tarafa itekledi. O ayağı alıp ne yapmalı?
Yakında insan olarak doğan ama hanzo olarak yaşayanlar ile asfaltta karşılaşırsam kemiklerini kırıp aynen yoluma devam etmeyi düşünüyorum.
Aaa ehliyetim ve arabam yoktu ki benim. Neyse, belki bir gün olur.

© Orhan Aytür












Balıklarla çok yüz göz oldum bu ara. Her seferinde fotoğraflara baktığımda gülesim geliyor. Sanki böyle "Ne işim var burada?" bakışı var hep yüzlerinde. Mutsuzlar, yanlış yer yanlış zaman insanları gibi. Ağızlar falan zaten bir değişik.
Bu sabah beni gördüm, aklım takılmış yine balıklara.

Bulgur

...Otobüs, şoförün muavinle girdiği diyaloglardan anlaşıldığı üzere ana durağa geç kalmıştı. Bir buçuk saattir iki katlı otobüs zannedilen bir sıkımlık araçta bulunan güya 'oturan yolcu sayısı 33, ayakta yolcu sayısı 66' kişilerin oturanlarının popolarına tavayla vurulmuş etkisi, ayaktakilerin de ayaklarına karasu hakimdi. Sarsıntılardan olsa gerek, birkaç tartışma vuku bulmuş, ara bulucu yurdum insanı sayesinde kıssadan hisse dindirilmişti.
Hızlı ve hiç de emin olmayan adımlarla ilerleyen otobüs şoförü hıncını yan şeritte seyir eden taksiciden almak niyetiyle direksiyonu aniden sağa kırdı ve aniden yine sol. Filmlerdeki aksiyon sahnelerini aratmayan bu zihniyetsiz olayı yaratan şoför arkada yüzlerce yolcu taşıyor olduğunu unutmuş olmalı ki ilk defa ağızdan dökülen ilginç küfür tanelerini egzozlu havaya tükürdü. İlkliğe tanıklık ettiğini düşündüğünde sevinen ve bir yandan evine sağ salim ulaşmaya çalışan yolcu, yanında sağ bacağının üzerine bıraktığı anlamsız ağırlığını perçinleyen, derisi pörsümüş yaşlı kadına bakarak “akıl hastaları” diye söylendi. Sonra pencereden köprüde yürüyen insanları gördü, karınca yuvasını andırıyorlardı.
İneceği durağa yaklaşırken kitabını çantasına yerleştirdi. "Elim ekmek poşetine gitmese yemek yerken ya da aklıma bir daha hiç çikolata gelmese; çok güzel olacak!" diye düşündü. O kadar çabuk gerçekleşti ki bu düşünce, o an için ne kadar saçma olduğunun farkına bile varamadan ayaktaki yolcular arasından sıyrılıp, basamakları yuvarlanırcasına indikten sonra kırmızı gökyüzünün altında buldu kendini. Bir filtrenin arkasına saklanmış olsa ya da gözünde bir güneş gözlüğü… bu renk üzerinde tartışmaya değmezdi. Ama eliyle yüzüne doğru uçuşan saçlarını geriye attığında gözlüğünün kafatasında asılı olmadığından emin oldu. Yeni boyalı kızıl saçlara özenmiş gökyüzü altında iğne deliğinden geçen bir iplik gibi korkuyla ilerlerken bu tutuşmuş havanın diğer insanlarda yarattığı etkiyi gözlemlemeye karar verdi. Diğer insanlar mı? Herkes neredeydi?
O sırada dünyanın en sesli aracının arkasından ilerlemeye başladığını duydu. Bir çöp kamyonuydu. Yanından geçtiği dürümcüde çalan arabesk müzik radyosunu bastıran güçlü ses, karnını doyurmaya giden insanların pek bir asabını bozmuş olmalı ki kapı üzerine kırk kilit vurulmuşçasına kapandı ve rüzgârgülü iki arada bir derede kaldı.
Çöp kamyonunun hedefinin yanından geçerken bu pislikte nasıl bu kadar berrak renklere sahip olabildiğini anlayamadığı, bu yüzden taparcasına, anlık büyük bir şefkat duyduğu beyazlı grili kedi ile göz göze geldi. Gözlerinden açıkça görülen açlık dürtüsü, kedinin asil kürkünün altından bir diken gibi ortaya çıkıyordu. İçini tarifsiz bir şekilde burkan acıma hissi, çöp yığınlarının arasından eğilip kedinin başını okşamak isteğini beraberinde getirdi. O anda peşi sıra gelen kamyon bir korna tüttürdü ki kedi de o da nereye sıçradıklarını bilemediler. Anlaşılan mekanın asıl sahibi gelmişti.
Kurumuş görüntüsünün ardında nice ağız dolusu yudumlar barındıran bir mantar gibi insanoğlunun yanına ait olmadığını hisseden zavallı kedi, o onun güzelliğinin farkına varmadan yanından uzaklaşmak istiyordu.
Zamanında civcivlerine afiyetle yedirdiği kuru bulgur taneleri, susayan civcivlerin sonunu getirmişti. O bilmezdi ki asıl insanlar, kuru bulgur taneleriymişçesine yalnız ve küçüktüler. Bunu, beyazlı grili kediye birinin anlatması gerekiyordu...

Yok devenin bale pabucu

Hayatımızın en komik anları doğum ve ölüm anlarımıza denk geliyor bence. İkisinde de tam olarak ne hissedildiğini (en azından sadece yaşayan bir varlık olarak) bilemiyoruz.
Yoksa ben İndigo çocuk muydum ya? Neyse, bay.

Kendimi kendimden çıkarsam sıfır kalmaz

Aynı diş fırçası ve aynı mekanik hareketler. Aklını ise bilemiyoruz ama onda da bir farklılık belirtisi yok ki aynadan her zamanki ifade yansıyor.

“Yokluğunu bilerek ve hissederek varlığını umdu. İyi yolculuklar dileyip arkasında bıraktığı anılar artık bir film şeridi bile değildi. Du’lu ve Di’li geçmiş zamanlarından medet umarken, tekrar, geleceğinin ne kadar planlı olduğunu fark etti. Bir olasılıktan söz etmek imkansız olsa da, gerçekler, gözle görülemeyenlerle bir değildi. Durulmuşken süt liman, yine, yeni baştan kendini Elm Street’te hissetmeye başladı.
Köprünün en yüksek tepesinin müdavimi o. Genelde yere bakan kısımda tepinir kendi kendine. Her şeyi umursarcasına kopar her şeyden. Şey’in her ya da bir ile kullanıldığında tamamen anlam değiştirdiğini düşünür. Kendine gelmesinin yoksa gidecek kimsesinin olmadığını bilir. Yine de yapar yapacağını. Sonlarında hep kendine gitse de, önce hep başka başka kapılar aralanır, yüzü başka ışıklarla aydınlanır. SON diyemeden bitirdiği hikayeler fazla tanıdık gelir.”


---
... bu matematik bizi kandırıyor hocam! Eskilere dönüş. Tapon müzik ve çatallı sesi ile Feridun Düzağaç.

Profile Views'ü 2.400 görünce havaya girip yorumları tüm insanlığa açtım. Ayrıca MSN Messenger'da kendimi kendime eklediğim yetmezmiş gibi Blogspot'ta da kendimi izlediklerime ekledim. I love myself.
Şöyle arada blog'ları geziyorum da yaş ortalaması 18 civarı. Herkes birbirinin "kankası", seni izleyeni sen de izlemek zorundasın gibi durumlar var. Ana sayfalardan şu beni izliyor duyuruları falan. Şimdi reklamlar... Zaten bıkmışım usanmışım böyle şeylerden o yüzden fazlaca itici (layk evriting) geldi bana.
Cümlemi şöyle bitireyim, noolur: "...diye düşünüyorum ben açıkçasını söylemek gerekirse."

Para üstü almayan var mı?

Bazen esnerken çıkan "gark" sesi var ya, o bunu hiç takmıyor, esnemeye devam ediyor. Esneyen birini gördüğümde bir Kemal Sunal filmi gelir aklıma. Trende Şaban'ı uyutup paralarını çalıyorlar filmde. Bir şeye güldüm mü, o bana yıllarca gülünesi gelir. Sahnenin düşüncesi bile komik geliyor ve gülüyorum şu anda.
İett otobüsleri ekranlı akbil basım kutularının üzerinde sıralanan dört fotoğrafa önlerde oturduğum zaman dalıp gidiyorum. Kızkulesi, Ortaköy Camii, Köprü (!) ve şehiriçi hatta yolculuk eden vapurların kıçtan görüntüsü. İstanbul bu, değil mi? Ve o fotoğraflar o kadar güzel (!) olmak zorunda mı? Sonra neden insanlığı sevmiyorsun oluyor.
Parantez içi ünlemlerim ne kadar da kuulsunuz.


Çok güldüm:
http://www.otobustegordum.com

Ay çok pis!

Küçükken herkesi kendim gibi zanneder, düşündüklerimi düşündüklerini, sandıklarımı sandıklarını sanırdım. Sonuçta hepimiz insanoğlundan var olmuştuk ve birkaç çeşitten fazlası değildik. Aynı şeyleri düşünemiyor olsak bile belki bir kaçımız düşünce okuyabiliyorduk. Annemin bu müthiş güce sahip olması üzerine türlü olasılıklar sıralardım. Sonra böyle müthiş bir güce sahip olan annemle gurur duyarken, çok ama çok utanırdım bu yeteneğin beni nasıl yalancı konumuna düşüreceğinden! Annemle kalmayan, tüm insanlığın düşünce okuyabildiği paranoyası olarak level atlayarak hayatımın bugününe parmak basan hadise, acaba’ları en yakın arkadaşım yaptı. Freddy’nin kabusundan bile daha kabus bir düşünce varsayımı bu. Sadece basit insanlar olduğumuzu kabullenemiyor, illa ki Çernobil’den yana oluyorum. Neden, neden? Geçenlerde annem: “Neden bu kadar neden’i sorguluyorsun?” diye sordu. Ben de: “Yaa. Gerçekten öyle mi yapıyorum? Neden ki acaba?” dedim. Ups!

8 yaşlarımda bir zaman, sabah uyandığım ve yüzümü şiş gördüğümde ne kadar korktuğumu hatırlıyorum. (Şişliğin sebebi: Gözümün alerjik bir mutasyon geçirmesiydi. Daha sonra bu sebepten bir yıl boyunca dinlendirici gözlük takmak zorunda kalmıştım. Kitap okuyamamıştım. İnanılmaz hüzünlü bir yıldı.) Etrafımdakilerin o halimle beni tanıyamayacaklarını, benim de onları ben olduğuma inandıramayacağımı düşünmüştüm. Utana sıkıla meydana çıktığımda ilginçtir ki herkes beni tanımıştı! Nasıl olurdu?! Aman tanrım çok zekiydi herkes.

Dosya ektedir. İyi çalışmalar.
___
Şimdi aşağıda (bence) çok komik bir video var. Helin Şeker ilk çıktığı zaman reklam babında çekmiştik. Fikir genel olarak bana ait. Zaten onun dışındaki herşey bok püsür. Tarih damgası falan. Hey, ama oyunculara laf yok tamam mı? Ay çok pis. Ahahaha...


video

Son'dan bir önceki ra'dan u dönüşü yasaktır

Bitiremiyordu, sonu gelmiyordu. İsimsiz ve kaybolmuş bir çocuk bakınıyordu etrafına, onu çağıranı göremiyordu. Belki de bir sonu yoktu. Ziyadesiyle her hikâyenin yeterli bir sonunun olmadığını öğrenecekti sonra sonra. Son-Ra. Popüler Tanrı. (Son Ra = IV. Ra) Bulmacalarda yer alan şarkıcı kellelerinin yanında boşluk doldurmalık, iki kutucukluk, Mısır mitolojisinde güneş tanrısı: Ra. Her şeyin sonlanmayacağı düşüncesi, isimsizliğini de avutur muydu? İyi geçinirler miydi?
Bitimsiz bir uyaklar dizini gibiydi uyumak. Gece olurdu senin yarım kürende. Gün biterdi, yorulurdun. AbAb derken, bir bakardık ki uyurdun.

Her zaman kaybetmeye hazırlık

Televizyonun önünde uyuyakalışları tesadüfler dizisinden çok alışkanlık olmuştu artık. Hep oturduğu koltuk çökmüştü onu içine almak istercesine. Bacakları ağarırdı bu süregelişlerden, bir tabure çekerdi altlarına. Sonra ayaklarını iki yana ayırır, ekrana yer bırakırdı. Sonra bakardı oradaki dünyayı görmemek için. Pili bitmeye yüz tutmuş kumandası olanlardan habersiz, hayatın ritmine zıt, olanca ağırlığıyla kanaldan kanala taşırken onu; “Başka kanalda ne var acaba?”lar aklını yerdi hiçbirini hiçbir şekilde beğenmese de. Sıvı bir sabun gibi ellerinden akıp izini bırakan program yığınları, gözüne değince yaşartırdı. Ve yine uykusu gelmişti. Işığı ve televizyonu açık bulduğu bir sabaha daha uzanıyordu.