- Heey! Kimsin sen, söyle!
+ Senin gibi bir hayvan. Bana insan gözü gösterdiğin için yüreğini kurtlar kemirsin.
- Adın ne? Kendin insan olduğun halde gene insanlardan nefret mi ediyorsun?
+ Ben adamcılım. İnsan oğlundan nefret ediyorum. Senin iyiliğin için söylüyorum, keşke köpek olsaydın; seni biraz olsun severdim.
Yan Etkiler:
alıntı
Sağ Anahtarı
Kapı çaldığında aklıma ilk gelen “o” olmuştu. Ama niye gelsindi ki?
Karşımdaydı... Suçluluğunu kabullenmiş, yere bakıyordu. Onu orada öylece bırakarak, içeri girdim. Üç adım attıktan sonra arkamda kapı kapanmıştı. Tek söz etmeden beni takip ediyordu.
Masanın başındaki sandalyeye oturdu. Günlerdir uyumadığından bahsediyordu sözlerini kanıtlayan kanlı gözleriyle. Af dilerken dili sürçüyordu. O konuştukça benim midem bulanıyordu. Ve tekrar, tekrar… O andan itibaren kaseti tersten dinlermişçesine dinledim onu.
Siyah buruşuk gömleğini sıyırıp kol saatine baktı. Bir adım geriye gittim. Eğildim. Altında kahverengi pantolonu vardı. Siyah ve kahverenginin uyumsuzluğundan bahsederdi hep. Evden aceleyle çıktığı belliydi. Yine saate baktı. Gömleğinin yakasını düzeltti, -geriye kalan her şey düzgünmüş gibi- kısa, bencil bir ah çekti. Masada duran gazetelerin üzerine bir şeyler çizmeye başladı. Sol eliyle çiziyordu. Hafızamı yokladım. Sağ eli ile yazıyor olması gerekiyordu, en azından öyle hatırlıyordum. Kızdım kendime, yanlışlığıma.
Sol anahtarı çizdi. Ve tek hücreli canlıların üreyişleri gibi hızla çoğalttı onları gözüme sokarcasına. Hala konuşuyordu. Ne söylediği umurumda değildi. Midemdeki bulantı gözlerime de bulaşmıştı. Bakarken kayboldum sol anahtarlarının arasında. Kıvrımlarını bozmaya çalışıyordum zihnimde.
“Ne oluyor” diyecektim ki, tıkanıp kaldı boğazımda. Yine saatine baktı. Sahi o buraya geleli çok mu olmuştu? Kaç dakikalık bir konuşmaydı acaba hazırladığı? Ne kadarı bitmiş, ne kadarı kalmıştı? Karanlık bir bodrumda ölümünü bekleyen bir bitkiydim. Sadece bekleyecektim ve bitecekti. Tekrar saatine baktı. Ya zaman hiç geçmiyordu ya da çok hızlı koşuyordu yelkovan.
O gelip de önümdeki sandalyeye oturduğundan beri kıpırdamamıştım. Ya da sadece öyle sanıyordum. Boynumun kıvrımlarını yeni yeni keşfedercesine ışığa baktım, gözlerim acıdı. Ona baktığımda ise bir gölge gördüm.
Hafifçe arkasına baktı. Göremedi beni. Ama emindi varlığımdan. Sözleri bitmişti galiba. Gidecek miydi? Kalkar gibi yaptı, tereddütle oturdu. Sessiz bir filmin en öndeki seyircisiydim. Biçimsiz bir kağıt parçasını elime tutuşturdu. Sanırım anlamıştı onu dinlemediğimi. Konuşmasının kısa bir özetinin elimdeki kağıtta yazılı olduğundan emindim.
Yürüdü, sonra kapı açıldı ve kapandı. Beni kendime getirme ümidiyle bar bar öten treni duydum uzaktan. Birden "Sağ anahtarı" girdi aklıma. Kuyruğunun ütülenmemesine ant içmiş bir ayna görüntüsüydü.
2006
MÇ
Karşımdaydı... Suçluluğunu kabullenmiş, yere bakıyordu. Onu orada öylece bırakarak, içeri girdim. Üç adım attıktan sonra arkamda kapı kapanmıştı. Tek söz etmeden beni takip ediyordu.
Masanın başındaki sandalyeye oturdu. Günlerdir uyumadığından bahsediyordu sözlerini kanıtlayan kanlı gözleriyle. Af dilerken dili sürçüyordu. O konuştukça benim midem bulanıyordu. Ve tekrar, tekrar… O andan itibaren kaseti tersten dinlermişçesine dinledim onu.
Siyah buruşuk gömleğini sıyırıp kol saatine baktı. Bir adım geriye gittim. Eğildim. Altında kahverengi pantolonu vardı. Siyah ve kahverenginin uyumsuzluğundan bahsederdi hep. Evden aceleyle çıktığı belliydi. Yine saate baktı. Gömleğinin yakasını düzeltti, -geriye kalan her şey düzgünmüş gibi- kısa, bencil bir ah çekti. Masada duran gazetelerin üzerine bir şeyler çizmeye başladı. Sol eliyle çiziyordu. Hafızamı yokladım. Sağ eli ile yazıyor olması gerekiyordu, en azından öyle hatırlıyordum. Kızdım kendime, yanlışlığıma.
Sol anahtarı çizdi. Ve tek hücreli canlıların üreyişleri gibi hızla çoğalttı onları gözüme sokarcasına. Hala konuşuyordu. Ne söylediği umurumda değildi. Midemdeki bulantı gözlerime de bulaşmıştı. Bakarken kayboldum sol anahtarlarının arasında. Kıvrımlarını bozmaya çalışıyordum zihnimde.
“Ne oluyor” diyecektim ki, tıkanıp kaldı boğazımda. Yine saatine baktı. Sahi o buraya geleli çok mu olmuştu? Kaç dakikalık bir konuşmaydı acaba hazırladığı? Ne kadarı bitmiş, ne kadarı kalmıştı? Karanlık bir bodrumda ölümünü bekleyen bir bitkiydim. Sadece bekleyecektim ve bitecekti. Tekrar saatine baktı. Ya zaman hiç geçmiyordu ya da çok hızlı koşuyordu yelkovan.
O gelip de önümdeki sandalyeye oturduğundan beri kıpırdamamıştım. Ya da sadece öyle sanıyordum. Boynumun kıvrımlarını yeni yeni keşfedercesine ışığa baktım, gözlerim acıdı. Ona baktığımda ise bir gölge gördüm.
Hafifçe arkasına baktı. Göremedi beni. Ama emindi varlığımdan. Sözleri bitmişti galiba. Gidecek miydi? Kalkar gibi yaptı, tereddütle oturdu. Sessiz bir filmin en öndeki seyircisiydim. Biçimsiz bir kağıt parçasını elime tutuşturdu. Sanırım anlamıştı onu dinlemediğimi. Konuşmasının kısa bir özetinin elimdeki kağıtta yazılı olduğundan emindim.
Yürüdü, sonra kapı açıldı ve kapandı. Beni kendime getirme ümidiyle bar bar öten treni duydum uzaktan. Birden "Sağ anahtarı" girdi aklıma. Kuyruğunun ütülenmemesine ant içmiş bir ayna görüntüsüydü.
2006
MÇ
Yan Etkiler:
kısacık hikaye,
çok uzun bence okumayın
Çukur
Tek yönlü sokağımızın tam girişindeydi. Onlarca arabayı gazi bırakmıştı, sonunda üzerini örtmeye karar verdiler.
İçini doldurmamışlardı, üstünü örtmüşlerdi çukurun. Her geçen gün yeni bir örtü gerekiyordu, her yeni gelen kırılıyordu çünkü. İçini doldurmaya çalışmıyorlardı, sadece örtüyorlardı. Geçici bir süre dayansın, yeterdi.
İşe gidip gelirken, yani sabah akşam başında durup bir şeyler tartışan o pala bıyıklı, göbekli adamları görüyordum. Her gün yeni -çözümü kuvvetle sağlayamayacak- çözümler üretiyorlardı.
Yine bir sabah evden çıktığımda onları gördüm. Sokağın başına “Büyük Araçlar Giremez!” yasaklı tabelayı asıyorlardı. Zaten büyük araçlar geçemezdi ki sokaktan! Sokağın kurallarına göre artık oradan -zaten geçemeyen- büyük araçlar geçmeyecekti anlaşılan.
Akşam, yorgun argın eve döndüğümde, çukurun yine kırılan örtüsünü ve tartışan adamları gördüm. Onlar tartışmaktan, örtü de kırılmaktan bıkmamıştı.
Eve girdiğimde kendime yemek için bir şeyler hazırlayıp hemen pencere kenarına gidiyordum. Artık televizyon izlemediğimi fark ettim. Her gün bir sonraki günün çözümünü merakla bekliyordum.
Sabah evden çıkarken alıştığım kalabalıkla karşılaştım. Kaç gündür onlarla yüz yüze gelmeme rağmen selam dahi vermiyordum. İşin aslı, ilk gün gördüğümde “Merhaba, ben de bu sokakta oturuyorum" demiştim. Ama şişe dibi gözlüklü adamın kafası çukurla o kadar doluydu ki, beni önemsemeden başını sallayıp arkasına dönmüştü. Ama o sabah benimle konuşmaya çalışan onlar oldu. Kabadayıca önümü kesip “Bu sokakta mı oturuyorsun?” dediler. Hep bir ağızdan konuşuyorlardı, pekala bir çözüm üzerinde anlaştıkları belliydi. “Teker teker konuşur musunuz?” desem, okkalı bir küfür eşliğinde hafiften dayak yiyeceğimden emindim. Kapatamadıkları çukurun faturasını bana ödetebilirlerdi. Bu yüzden sadece evet anlamında çeşitli el hareketleri yaptım. “Apartmanınızın yöneticisine haber verin, akşam 5’de toplantı yapacağız” dedi yeni kıyafetler giymiş tıknaz bir adam. “E beni durduracağınıza apartmanları gezip yöneticileri bulsanıza!” diyecektim ki, demedim yine. Düşüncelerim oksijene karışınca “Tamam" olarak doğdu. Verilen görevi yerine getirmek için apartmanıma hızla geri döndüm ve çantamdan kağıt kalem çıkararak yöneticinin kapısının önüne “Bugün 17:00’de sokakta çukur toplantısı varmış. Ali” yazdım gülerek. Saate baktım, otobüsüme beş dakika geç kalmıştım. Buna rağmen keyifli ve aynı zamanda meraklıydım.
Akşam eve döndüğümde sokağın başında çeşitli armalara sahip üniformalı biri vardı. Seyrek de olsa geçen araçları kontrol ediyordu ve bir şeyler yazıyordu.
Bir gözüm adamda apartmana girdim. Kapımdaki notta, “Haber verdiğin için teşekkürler Ali. Toplantının konusu sokakta bulunması ve gelen geçen arabaları kontrol etme göreviyle birinin tutulmasıydı. Maaşı için yarın apartmandan para toplayacağım” yazıyordu. Yöneticiyle mektuplaşır olmuştuk, iki umutsuz vaka.
Apartman sakinleri “Olur mu öyle şey, para mara vermiyoruz” demişler. Bizim yönetici ve diğer yöneticiler sonra bir türlü parayı toplayamadılar tabii ki.
Birkaç günlüğüne azalan araç sayısı da örtünün inatçı kırılganlığına etki etmemişti.
Görevliye para verilmeyince işten ayrıldı.
Şimdilerde kimse geçmiyor bizim sokaktan. Çukurbaşı kızgın kalabalığa ne oldu hala merak ederim.
Çukurun artık örtüsü yok, üşüyor mu acaba?
2006
MÇ
İçini doldurmamışlardı, üstünü örtmüşlerdi çukurun. Her geçen gün yeni bir örtü gerekiyordu, her yeni gelen kırılıyordu çünkü. İçini doldurmaya çalışmıyorlardı, sadece örtüyorlardı. Geçici bir süre dayansın, yeterdi.
İşe gidip gelirken, yani sabah akşam başında durup bir şeyler tartışan o pala bıyıklı, göbekli adamları görüyordum. Her gün yeni -çözümü kuvvetle sağlayamayacak- çözümler üretiyorlardı.
Yine bir sabah evden çıktığımda onları gördüm. Sokağın başına “Büyük Araçlar Giremez!” yasaklı tabelayı asıyorlardı. Zaten büyük araçlar geçemezdi ki sokaktan! Sokağın kurallarına göre artık oradan -zaten geçemeyen- büyük araçlar geçmeyecekti anlaşılan.
Akşam, yorgun argın eve döndüğümde, çukurun yine kırılan örtüsünü ve tartışan adamları gördüm. Onlar tartışmaktan, örtü de kırılmaktan bıkmamıştı.
Eve girdiğimde kendime yemek için bir şeyler hazırlayıp hemen pencere kenarına gidiyordum. Artık televizyon izlemediğimi fark ettim. Her gün bir sonraki günün çözümünü merakla bekliyordum.
Sabah evden çıkarken alıştığım kalabalıkla karşılaştım. Kaç gündür onlarla yüz yüze gelmeme rağmen selam dahi vermiyordum. İşin aslı, ilk gün gördüğümde “Merhaba, ben de bu sokakta oturuyorum" demiştim. Ama şişe dibi gözlüklü adamın kafası çukurla o kadar doluydu ki, beni önemsemeden başını sallayıp arkasına dönmüştü. Ama o sabah benimle konuşmaya çalışan onlar oldu. Kabadayıca önümü kesip “Bu sokakta mı oturuyorsun?” dediler. Hep bir ağızdan konuşuyorlardı, pekala bir çözüm üzerinde anlaştıkları belliydi. “Teker teker konuşur musunuz?” desem, okkalı bir küfür eşliğinde hafiften dayak yiyeceğimden emindim. Kapatamadıkları çukurun faturasını bana ödetebilirlerdi. Bu yüzden sadece evet anlamında çeşitli el hareketleri yaptım. “Apartmanınızın yöneticisine haber verin, akşam 5’de toplantı yapacağız” dedi yeni kıyafetler giymiş tıknaz bir adam. “E beni durduracağınıza apartmanları gezip yöneticileri bulsanıza!” diyecektim ki, demedim yine. Düşüncelerim oksijene karışınca “Tamam" olarak doğdu. Verilen görevi yerine getirmek için apartmanıma hızla geri döndüm ve çantamdan kağıt kalem çıkararak yöneticinin kapısının önüne “Bugün 17:00’de sokakta çukur toplantısı varmış. Ali” yazdım gülerek. Saate baktım, otobüsüme beş dakika geç kalmıştım. Buna rağmen keyifli ve aynı zamanda meraklıydım.
Akşam eve döndüğümde sokağın başında çeşitli armalara sahip üniformalı biri vardı. Seyrek de olsa geçen araçları kontrol ediyordu ve bir şeyler yazıyordu.
Bir gözüm adamda apartmana girdim. Kapımdaki notta, “Haber verdiğin için teşekkürler Ali. Toplantının konusu sokakta bulunması ve gelen geçen arabaları kontrol etme göreviyle birinin tutulmasıydı. Maaşı için yarın apartmandan para toplayacağım” yazıyordu. Yöneticiyle mektuplaşır olmuştuk, iki umutsuz vaka.
Apartman sakinleri “Olur mu öyle şey, para mara vermiyoruz” demişler. Bizim yönetici ve diğer yöneticiler sonra bir türlü parayı toplayamadılar tabii ki.
Birkaç günlüğüne azalan araç sayısı da örtünün inatçı kırılganlığına etki etmemişti.
Görevliye para verilmeyince işten ayrıldı.
Şimdilerde kimse geçmiyor bizim sokaktan. Çukurbaşı kızgın kalabalığa ne oldu hala merak ederim.
Çukurun artık örtüsü yok, üşüyor mu acaba?
2006
MÇ
Yan Etkiler:
kısacık hikaye,
çok uzun bence okumayın
Temmuz'da nezle olmak, üç bataniyeyle örtünülen bir gecenin sabahında otobüse binip işe giderken Havuç'u görmek. Sonra bunu blog'a postlamak, ayrı.
Yan Etkiler:
ben
Sen de yaz yaz yaz bir kenara yaz
Okulun kapanmasından açılmasına kadar olan bir süreci kapsayan tatil kavramı benim için şeklini değiştireli iki yıl oluyor. Eskiden, takriben üç ay boyunca yazlık evde kalınır, İstanbul özlenirdi.
Geçen hafta kullandığım izin süresince "7 gün kaldı, 5 gün kaldı, yarın gidiyoruz 9'a kadar denizdeyim bugün" deyişlerim ve dönüşte işleri nasıl halledeceğimin endişesiyle bolca geri sayım yaptım. Övündüğüm 'gerçek ten rengi'min yerine yeni arap bacı imajım pek hoş olmadı. "20 bacağıma, 30 göbeğime" modunda şemsiye altı ve deniz arasında mekik dokumam, güneş ile aramda oluşan keskin bağa gölge düşürmeyi başaramadı ne yazık ki. 5 metre uzaktan "tatilden yeni döndüm ki ben" sinyali yayıyorum. Ayağımda deniz kestanesi dikeni ve hayvani bir kaya yarığıyla ayakkabılar içinde hafifçe topallarken tenimin yanığı ile dikkatleri iyice üzerime çekiyorum! Şaka be şaka o kadar kararmadım.
Pembe telefonum kırıldı, çift sim kartlı telefon modasına uymak üzereyim.
Bay.
Geçen hafta kullandığım izin süresince "7 gün kaldı, 5 gün kaldı, yarın gidiyoruz 9'a kadar denizdeyim bugün" deyişlerim ve dönüşte işleri nasıl halledeceğimin endişesiyle bolca geri sayım yaptım. Övündüğüm 'gerçek ten rengi'min yerine yeni arap bacı imajım pek hoş olmadı. "20 bacağıma, 30 göbeğime" modunda şemsiye altı ve deniz arasında mekik dokumam, güneş ile aramda oluşan keskin bağa gölge düşürmeyi başaramadı ne yazık ki. 5 metre uzaktan "tatilden yeni döndüm ki ben" sinyali yayıyorum. Ayağımda deniz kestanesi dikeni ve hayvani bir kaya yarığıyla ayakkabılar içinde hafifçe topallarken tenimin yanığı ile dikkatleri iyice üzerime çekiyorum! Şaka be şaka o kadar kararmadım.
Pembe telefonum kırıldı, çift sim kartlı telefon modasına uymak üzereyim.
Bay.
Yan Etkiler:
ben
Yan Etkiler:
ben
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)